3 Mayıs 2019 Cuma

Köylüleri Neden Öldürmeliyiz


Bugün bisikletimle biraz dolaştım. Güneş ışıl ışıl parıldıyordu fakat hava öyle vıcık vıcık sıcak değildi. Ilık güzel bir bahar havası. Her hafta gittiğim yola gidip dönerim diye hesap yapmıştım ama sonra vazgeçtim. Tepedeki bayrak direğinin oraya çıkmak istedi canım. Yakın fakat yolları zorlu bir yer. Mesafeyi uzatmak için önce etrafındaki tepelere doğru sürdüm bisikletimi. Şehrin bu bölümüne daha önce hiç gelmemiştim. Büyük şehir olan ilimize hiç yakışmayan manzaralarla karşılaştım. Her taraf köylü dolu. Köylüleri sevmiyor değilim ama onlara biraz yukarıdan bakmak nasıl olur merak ettim, çünkü Şükrü Erbaş “köylüleri neden öldürmeliyiz” isimli şiirinde köylüleri çok pis aşağılıyordu. Koskoca Şükrü Erbaş’ın bir bildiği olmalı diye geçi aklımdan. Ben de bir zamanlar köylülük yaptım. Annem babam köylüdür benim, Şükrü Erbaş bizim köylüleri de mi öldürmek ister, diye arada sırada huzurum kaçmıyor değil. aslında bizim köylüleri pek sevmem ama sevdiklerim yok değil içlerinde. Ne ise ne, ben “yukarıdan baktığım” köylülere selam vererek geçtim yollardan. Kimisi karşılık verdi kimisi oralı bile olmadı. Oralı olmayanları öldürmelisin Şükrü Erbaş, dedim içimden. Kendimi de ona yardım ederken hayal ettim. Kanlı hayaller kurdum. Quentin Tarantino’yu da bizi yönlendirirken düşledim. Bu hayaller içerisinde ilk tepeye ulaştım. Manzarası çok güzel, şehrin ovası ayaklarınızın altında sere serpe uzanıyor. Bulutlar beyaz, gökyüzü mavi ve çimenler de yeşil, yani her şey olması gerektiği gibi. Tüm bunlara ilaveten irice bir keçi ilişti gözüme. Uzun beyaz sakalları ve içleri süt dolu memeleri vardı. Memeleri kaçmak isteyen bacaklarına çarpıyordu. Hem böylesine uzun sakalı hem de bu kadar iri memeleri olan başka canlı var mı acaba diye geçirdim aklımdan. Keçi bisikletimden korkmuş olmalı ki yürüyerek yanına yaklaşmama karşılık verdi. Ben bir adım attım o on adım. Çimenlerin üzerinde buluştuk. Sakalını okşadım azıcık meledi. Belki de bir şey söylemek istedi. “sana sütümden vermek isterim yabancı” der gibi bir bakışı vardı. Ben de ona, heybemdeki kuru eriklerden vermek ister gibi baktım. insan ve hayvanlar bakışa bakışa anlaşabiliyorlar. Uzattığım erikleri azıcık koklayıp hermencecik pıtıraklı minik dili ile içeriye çekti. Biraz kütürdetti, dudakları sağa sola kıpırdandı sonra eriğin çekirdeğini ayağımın dibine bıraktı. Ne güzel bir hayvansın sen keçi deyip azıcık daha sakalını kaşıdım. Sonra hemen oracığa çimenlere oturuverdim. Yüz yüzeydik artık. Tuhaf renkte gözleri vardı. Yaş hurmaya benziyorlardı. Bir erik ona verdim iki erik kendim yedim ağız şapırtılarımıza yolun aşağısındaki çocukların sesleri karışıyordu. Her şey ne güzeldi, keçi ile samimiyetimiz artıyordu. Birazcık süt istiyordu canım. Tam bu sırada az ötedeki evden bir teyzenin sesini işittim “ oğlum keçiyi mi seviyorsun” dedi bana. “yok emiyorum teyze” demek geçti içimden. Kendi kendime gülerek yerimden doğruldum. Belli ki keçi sahibi saadetimizi çekememişti. Keçiye sahip olabilirdi ama ruhuna asla.

Kaskımı takıp bisikletime bindim. Top oynayan mahalle çocukları ilk defa kaskı olan bir bisiklet sürücüsü görüş gibi baktılar bana. “Selam çocuklar” , dedim, “selam abi” dediler. Sonra birazcık arkamdan baktılar. Yine bahçelerden geçtim. Yokuşu bol yollardan devam ettim. Köylüler tuhaf bakmaya devam ettiler. Artık kimseye kolay gelsin demek gelmedi içimden. Keçi ile kötü biten saadetimiz beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Köylüleri öldürmeliydik.

Nihayet bayraklı tepeye ulaştım. Kocaman iki tane çam ağacı vardı. Burası bir parkmış meğer. Küçük sevimli bir park. Çamın gölgesinde eğlendim. Ayağımı yüksekçe bir yere koyup bisikletimden hiç inmeden ovayı izlemeye koyuldum. Bir yandan da ev kalabalığında kendi sokağımı ve evimi bulmaya çalışıyordum, ve buldum da. Hafif bir rüzgar esiyor keyifle bir “ezginin günlüğü” şarkısı mırıldanıyordum, -ağzımda bal gibi tatlı bir türkü bir iner bir çıkarım bu yokuşu…- ki bu defa da iki tane serseri gürültüler çıkartan saçma sapan şekilsiz motorları ile dibimde bitiverdi. Şükrü Erbaş bu ergenler için ne düşünürdü bilemiyorum ama ben çok kötü şeyler düşündüm. İnsanlardan hiçbir yerde huzur yok. Biz gerçekten de bu dünyanın kanseriyiz. Çok sinirli bir şekilde bisikletimi yamaç aşağı bıraktım. Sonra güzel bir çocuk parkı gördüm. Çocuklar koşturuyorlardı. Çocuklar çok başka şeyler. Onlar sanki başka gezegenden gibiler ve keşke bizden kötü şeyler öğrenerek büyümeseler de şu dünyanın geleceği artık değişse.

Derken evimin tanıdık yollarına geldim nihayet. Hızımı iyiden iyiye düşürdüm. Yeni açan bahar çiçekleri arasında evime ulaştım. Merdivenleri silen kadına kolay gelsin, dedim. Sağol, dedi…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder