11 Eylül 2017 Pazartesi

Atlılar Atlılar Demir Atlılar, Atları Rüzgar Kanatlılar...

  Sabahın erken saatlerinde demirden atımı yükleyip nallarına son kez göz attım. Her şey yerli yerindeydi. Ayakkabılarımı bağlayıp güneş gözlüklerimi taktım, eldivenlerimi giyip, yallah diyerekten pedallara yüklendim. Bisiklet var ya büyük özgürlük .Gönül ister ki toplumumuz da bu kültür otursun,en azından şehir içinde biraz saygı görsün şu bisiklet. Adam yerine konulalım istiyor gönül, deli gönül istiyor arkadaş. Arabada iken bisikletliye, bisikletli iken arabalıya ayar olduğum oluyor. Bisikletliye ayar oluyorum çünkü hiçbir tarafına ışık takmamış. Be insan, görünmüyorsun ve görece hızlı sayılırsın tehlikeli işler peşindesin bir ışıldak bağlayıver bisikletine kalbimi kazan.

Biz üç arkadaş geçenlerde güzel bir bisiklet turuna çıktık. Size birazcık bundan bahsetmek isterim. Olur da geçtiğimiz yerlere yolunuz düşer ise bir uğrayıp bakın isterim. 

Ne diyordum pedallara yüklenmiştim, Balıkesir’den Burdur’a giden ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk yolunda bisiklet sürüyordum çünkü sonunda asfalt,ter ,güneş ve rüzgar kokuyordum... Bahsi geçecek olan tur tam bir hafta sürdü. Birinci gün en uzun kilometremizi yaptık. Birinin hayır duasını almış olmalıyız ki rüzgar hep arkamızdan esti. Bisikletli için arkadan esen rüzgar mükemmeldir. Bir yelkenli gibi hayal edin bisikleti, işte öyle faydası oluyor. Bu faydadan biz de yararlanalım istedik. planladığımızdan fazla yol giderek 110. kilometrede Akselendi’de bir üzüm bağında, tesadüfen bağın sahibine de rastlayarak kamp kurduk. Her yanımızda üzüm salkımları, iri iri, sulu sulu, tatlı tatlı,yedik doyduk. Uyuduk uyandık atlarımızı eğerleyip yola koyulduk yeniden. Bisiklet gerçekten de ata benziyor. Arka bagajımıza heybelerimizi atıyoruz. Eldivenlerimizi takıyor gidondan tutup dizginleri ele alıyoruz, yeaha! dedik mi bir küçük şahlanma hissi ile birlikte zincirin şıkırakları, atın dıgıdıklarına benziyor... Akselendi geride kalıyorken kahvaltı yapabileceğimiz bir yer arıyoruz, fena açız. Sonuçta bu aletin motoru insan, ve ciddi derecede yakıta gereksinimi var. Doymak bilmiyoruz, ceplerimde elma, çikolata, heybemde bağdan alınmış üzüm… İkinci gün biraz yorgunuz. Dün, o son yirmi kilometreyi gitmeyecektik. İkinci günü kısa tutuyoruz fakat toplamda planladığımız yere ulaşıyoruz. Benzinlik kenarında bir düğün alanı. Uzunca zamandır kullanılmamış. Çimenler uzamış, sahibi burada konaklamamıza müsaade ediyor. Güzel insan, hakkında iyi şeyler konuştuktan sonra çadırlarımızı buraya kuruyoruz. Çekirdek yiyoruz, yine üzüm yiyoruz, üzümler pek lezzetli, küçük minik tatlı su topları. Yol kenarında arabalar fazla gürültücü, uykularımız kamyonlarla bölünüyor. Sabah Üzüm taşıyan traktörlerden birinden üzümler yerlere saçılıyor, önce gidiyorlar umursamıyorlar sonra geri dönüp topluyorlar, her yer üzüm,üzüm,üzüm. Üçüncü gün yolumuz çok çetin. Devasa bir rampa var önümüzde dizi sakatlanan arkadaşımızın buraya tırmanamayacağına karar verdiğimiz sırada yaşlı bir traktör ve yine aynı yaşlarda olan sahibine durması için el ediyoruz, selam verdiğimizi sanarak tebessüm ediyor, el sallıyor ve yoluna devam etmek istiyor. Dur bey amca dur, diyoruz duruyor. Traktörün arkasındaki küçük römorka benzeyen yere alelacele sakat arkadaşımızı ve bisikletini yüklüyoruz, yokuşun başına kadar götürecek bey amcamız, eksik dişleri ile bize bir gülümseme çakıp kızı aldığı gibi yokuşa yollanıyor. Biz iki arkadaş ağır ağır pedalları çeviriyoruz, yokuş yaman, yokuş cevval, yokuş yokuş. Yükünü fazla kaçırmış kamyonlar homurdanarak arkamızda beliriyor. Yokuş onun da canını sıkıyor belli ki, siyah dumanlar püskürten egzosu bacaklarımıza üfürerek yanımızdan geçiyor. Bu arabalara tutunarak yokuşu çıkan bisikletçi arkadaşlar oluyor, yapmayın etmeyin, tehlikeli.

Yokuşun bittiği yerde traktörlü amcayı bulamıyoruz, sonraki yokuşun bittiği yerde de bulamıyoruz, daha sonrasında da yok. Kızı aldı gitti, belki de çirkin oğlu ile evlendirecek, diye tedirgin oluyorken, yol kenarında bir kavun satıcısına soruyoruz, az evvel geçti aabi, diyor. İyi, diyoruz yolumuza bakıyoruz çok sonra, yaşlı traktörü bir başka kavuncunun yanında terk edilmiş halde buluyoruz bisiklet de az ötesinde, sahibi de biraz berisinde duruyor, kız yok. Kızı ne yaptın lan adam, konuş, diye serzeneceğimiz sırada kavuncu olaya müdahale ediyor. Arkadaşınız evimde eğer onu istiyorsanız buyurun oturun size karpuz keseyim diyor. Peki diyoruz. Arkadaşımız aksak adımlarla geliyor dizine kantaron yağı sürmüş, eline de ikişer kilo şeftali ve üzüm tutuşturmuşlar. Böyle insanların var olduğunu görmek bizi mutlu ediyor. Sonra biraz da kavun yiyoruz, mmmm mah nasıl da leziz, yorgun bünyem bu ikramlar karşısında kendinden geçiyor. Tam da bu sırada kavuncuya bir müşteri geliyor, yerli bir bey amca, şivesi dış dünyadan hiç etkilenmemiş. Trafik polisiyle ilgili bir şeyler anlatıyor. Anlattıklarından ziyade, yöre ağzı ve el hareketleri keyifli bir film gibi kendini izlettiriyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder