3 Mayıs 2019 Cuma

Köylüleri Neden Öldürmeliyiz


Bugün bisikletimle biraz dolaştım. Güneş ışıl ışıl parıldıyordu fakat hava öyle vıcık vıcık sıcak değildi. Ilık güzel bir bahar havası. Her hafta gittiğim yola gidip dönerim diye hesap yapmıştım ama sonra vazgeçtim. Tepedeki bayrak direğinin oraya çıkmak istedi canım. Yakın fakat yolları zorlu bir yer. Mesafeyi uzatmak için önce etrafındaki tepelere doğru sürdüm bisikletimi. Şehrin bu bölümüne daha önce hiç gelmemiştim. Büyük şehir olan ilimize hiç yakışmayan manzaralarla karşılaştım. Her taraf köylü dolu. Köylüleri sevmiyor değilim ama onlara biraz yukarıdan bakmak nasıl olur merak ettim, çünkü Şükrü Erbaş “köylüleri neden öldürmeliyiz” isimli şiirinde köylüleri çok pis aşağılıyordu. Koskoca Şükrü Erbaş’ın bir bildiği olmalı diye geçi aklımdan. Ben de bir zamanlar köylülük yaptım. Annem babam köylüdür benim, Şükrü Erbaş bizim köylüleri de mi öldürmek ister, diye arada sırada huzurum kaçmıyor değil. aslında bizim köylüleri pek sevmem ama sevdiklerim yok değil içlerinde. Ne ise ne, ben “yukarıdan baktığım” köylülere selam vererek geçtim yollardan. Kimisi karşılık verdi kimisi oralı bile olmadı. Oralı olmayanları öldürmelisin Şükrü Erbaş, dedim içimden. Kendimi de ona yardım ederken hayal ettim. Kanlı hayaller kurdum. Quentin Tarantino’yu da bizi yönlendirirken düşledim. Bu hayaller içerisinde ilk tepeye ulaştım. Manzarası çok güzel, şehrin ovası ayaklarınızın altında sere serpe uzanıyor. Bulutlar beyaz, gökyüzü mavi ve çimenler de yeşil, yani her şey olması gerektiği gibi. Tüm bunlara ilaveten irice bir keçi ilişti gözüme. Uzun beyaz sakalları ve içleri süt dolu memeleri vardı. Memeleri kaçmak isteyen bacaklarına çarpıyordu. Hem böylesine uzun sakalı hem de bu kadar iri memeleri olan başka canlı var mı acaba diye geçirdim aklımdan. Keçi bisikletimden korkmuş olmalı ki yürüyerek yanına yaklaşmama karşılık verdi. Ben bir adım attım o on adım. Çimenlerin üzerinde buluştuk. Sakalını okşadım azıcık meledi. Belki de bir şey söylemek istedi. “sana sütümden vermek isterim yabancı” der gibi bir bakışı vardı. Ben de ona, heybemdeki kuru eriklerden vermek ister gibi baktım. insan ve hayvanlar bakışa bakışa anlaşabiliyorlar. Uzattığım erikleri azıcık koklayıp hermencecik pıtıraklı minik dili ile içeriye çekti. Biraz kütürdetti, dudakları sağa sola kıpırdandı sonra eriğin çekirdeğini ayağımın dibine bıraktı. Ne güzel bir hayvansın sen keçi deyip azıcık daha sakalını kaşıdım. Sonra hemen oracığa çimenlere oturuverdim. Yüz yüzeydik artık. Tuhaf renkte gözleri vardı. Yaş hurmaya benziyorlardı. Bir erik ona verdim iki erik kendim yedim ağız şapırtılarımıza yolun aşağısındaki çocukların sesleri karışıyordu. Her şey ne güzeldi, keçi ile samimiyetimiz artıyordu. Birazcık süt istiyordu canım. Tam bu sırada az ötedeki evden bir teyzenin sesini işittim “ oğlum keçiyi mi seviyorsun” dedi bana. “yok emiyorum teyze” demek geçti içimden. Kendi kendime gülerek yerimden doğruldum. Belli ki keçi sahibi saadetimizi çekememişti. Keçiye sahip olabilirdi ama ruhuna asla.

Kaskımı takıp bisikletime bindim. Top oynayan mahalle çocukları ilk defa kaskı olan bir bisiklet sürücüsü görüş gibi baktılar bana. “Selam çocuklar” , dedim, “selam abi” dediler. Sonra birazcık arkamdan baktılar. Yine bahçelerden geçtim. Yokuşu bol yollardan devam ettim. Köylüler tuhaf bakmaya devam ettiler. Artık kimseye kolay gelsin demek gelmedi içimden. Keçi ile kötü biten saadetimiz beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Köylüleri öldürmeliydik.

Nihayet bayraklı tepeye ulaştım. Kocaman iki tane çam ağacı vardı. Burası bir parkmış meğer. Küçük sevimli bir park. Çamın gölgesinde eğlendim. Ayağımı yüksekçe bir yere koyup bisikletimden hiç inmeden ovayı izlemeye koyuldum. Bir yandan da ev kalabalığında kendi sokağımı ve evimi bulmaya çalışıyordum, ve buldum da. Hafif bir rüzgar esiyor keyifle bir “ezginin günlüğü” şarkısı mırıldanıyordum, -ağzımda bal gibi tatlı bir türkü bir iner bir çıkarım bu yokuşu…- ki bu defa da iki tane serseri gürültüler çıkartan saçma sapan şekilsiz motorları ile dibimde bitiverdi. Şükrü Erbaş bu ergenler için ne düşünürdü bilemiyorum ama ben çok kötü şeyler düşündüm. İnsanlardan hiçbir yerde huzur yok. Biz gerçekten de bu dünyanın kanseriyiz. Çok sinirli bir şekilde bisikletimi yamaç aşağı bıraktım. Sonra güzel bir çocuk parkı gördüm. Çocuklar koşturuyorlardı. Çocuklar çok başka şeyler. Onlar sanki başka gezegenden gibiler ve keşke bizden kötü şeyler öğrenerek büyümeseler de şu dünyanın geleceği artık değişse.

Derken evimin tanıdık yollarına geldim nihayet. Hızımı iyiden iyiye düşürdüm. Yeni açan bahar çiçekleri arasında evime ulaştım. Merdivenleri silen kadına kolay gelsin, dedim. Sağol, dedi…

11 Eylül 2017 Pazartesi

Atlılar Atlılar Demir Atlılar, Atları Rüzgar Kanatlılar...

  Sabahın erken saatlerinde demirden atımı yükleyip nallarına son kez göz attım. Her şey yerli yerindeydi. Ayakkabılarımı bağlayıp güneş gözlüklerimi taktım, eldivenlerimi giyip, yallah diyerekten pedallara yüklendim. Bisiklet var ya büyük özgürlük .Gönül ister ki toplumumuz da bu kültür otursun,en azından şehir içinde biraz saygı görsün şu bisiklet. Adam yerine konulalım istiyor gönül, deli gönül istiyor arkadaş. Arabada iken bisikletliye, bisikletli iken arabalıya ayar olduğum oluyor. Bisikletliye ayar oluyorum çünkü hiçbir tarafına ışık takmamış. Be insan, görünmüyorsun ve görece hızlı sayılırsın tehlikeli işler peşindesin bir ışıldak bağlayıver bisikletine kalbimi kazan.

Biz üç arkadaş geçenlerde güzel bir bisiklet turuna çıktık. Size birazcık bundan bahsetmek isterim. Olur da geçtiğimiz yerlere yolunuz düşer ise bir uğrayıp bakın isterim. 

Ne diyordum pedallara yüklenmiştim, Balıkesir’den Burdur’a giden ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk yolunda bisiklet sürüyordum çünkü sonunda asfalt,ter ,güneş ve rüzgar kokuyordum... Bahsi geçecek olan tur tam bir hafta sürdü. Birinci gün en uzun kilometremizi yaptık. Birinin hayır duasını almış olmalıyız ki rüzgar hep arkamızdan esti. Bisikletli için arkadan esen rüzgar mükemmeldir. Bir yelkenli gibi hayal edin bisikleti, işte öyle faydası oluyor. Bu faydadan biz de yararlanalım istedik. planladığımızdan fazla yol giderek 110. kilometrede Akselendi’de bir üzüm bağında, tesadüfen bağın sahibine de rastlayarak kamp kurduk. Her yanımızda üzüm salkımları, iri iri, sulu sulu, tatlı tatlı,yedik doyduk. Uyuduk uyandık atlarımızı eğerleyip yola koyulduk yeniden. Bisiklet gerçekten de ata benziyor. Arka bagajımıza heybelerimizi atıyoruz. Eldivenlerimizi takıyor gidondan tutup dizginleri ele alıyoruz, yeaha! dedik mi bir küçük şahlanma hissi ile birlikte zincirin şıkırakları, atın dıgıdıklarına benziyor... Akselendi geride kalıyorken kahvaltı yapabileceğimiz bir yer arıyoruz, fena açız. Sonuçta bu aletin motoru insan, ve ciddi derecede yakıta gereksinimi var. Doymak bilmiyoruz, ceplerimde elma, çikolata, heybemde bağdan alınmış üzüm… İkinci gün biraz yorgunuz. Dün, o son yirmi kilometreyi gitmeyecektik. İkinci günü kısa tutuyoruz fakat toplamda planladığımız yere ulaşıyoruz. Benzinlik kenarında bir düğün alanı. Uzunca zamandır kullanılmamış. Çimenler uzamış, sahibi burada konaklamamıza müsaade ediyor. Güzel insan, hakkında iyi şeyler konuştuktan sonra çadırlarımızı buraya kuruyoruz. Çekirdek yiyoruz, yine üzüm yiyoruz, üzümler pek lezzetli, küçük minik tatlı su topları. Yol kenarında arabalar fazla gürültücü, uykularımız kamyonlarla bölünüyor. Sabah Üzüm taşıyan traktörlerden birinden üzümler yerlere saçılıyor, önce gidiyorlar umursamıyorlar sonra geri dönüp topluyorlar, her yer üzüm,üzüm,üzüm. Üçüncü gün yolumuz çok çetin. Devasa bir rampa var önümüzde dizi sakatlanan arkadaşımızın buraya tırmanamayacağına karar verdiğimiz sırada yaşlı bir traktör ve yine aynı yaşlarda olan sahibine durması için el ediyoruz, selam verdiğimizi sanarak tebessüm ediyor, el sallıyor ve yoluna devam etmek istiyor. Dur bey amca dur, diyoruz duruyor. Traktörün arkasındaki küçük römorka benzeyen yere alelacele sakat arkadaşımızı ve bisikletini yüklüyoruz, yokuşun başına kadar götürecek bey amcamız, eksik dişleri ile bize bir gülümseme çakıp kızı aldığı gibi yokuşa yollanıyor. Biz iki arkadaş ağır ağır pedalları çeviriyoruz, yokuş yaman, yokuş cevval, yokuş yokuş. Yükünü fazla kaçırmış kamyonlar homurdanarak arkamızda beliriyor. Yokuş onun da canını sıkıyor belli ki, siyah dumanlar püskürten egzosu bacaklarımıza üfürerek yanımızdan geçiyor. Bu arabalara tutunarak yokuşu çıkan bisikletçi arkadaşlar oluyor, yapmayın etmeyin, tehlikeli.

Yokuşun bittiği yerde traktörlü amcayı bulamıyoruz, sonraki yokuşun bittiği yerde de bulamıyoruz, daha sonrasında da yok. Kızı aldı gitti, belki de çirkin oğlu ile evlendirecek, diye tedirgin oluyorken, yol kenarında bir kavun satıcısına soruyoruz, az evvel geçti aabi, diyor. İyi, diyoruz yolumuza bakıyoruz çok sonra, yaşlı traktörü bir başka kavuncunun yanında terk edilmiş halde buluyoruz bisiklet de az ötesinde, sahibi de biraz berisinde duruyor, kız yok. Kızı ne yaptın lan adam, konuş, diye serzeneceğimiz sırada kavuncu olaya müdahale ediyor. Arkadaşınız evimde eğer onu istiyorsanız buyurun oturun size karpuz keseyim diyor. Peki diyoruz. Arkadaşımız aksak adımlarla geliyor dizine kantaron yağı sürmüş, eline de ikişer kilo şeftali ve üzüm tutuşturmuşlar. Böyle insanların var olduğunu görmek bizi mutlu ediyor. Sonra biraz da kavun yiyoruz, mmmm mah nasıl da leziz, yorgun bünyem bu ikramlar karşısında kendinden geçiyor. Tam da bu sırada kavuncuya bir müşteri geliyor, yerli bir bey amca, şivesi dış dünyadan hiç etkilenmemiş. Trafik polisiyle ilgili bir şeyler anlatıyor. Anlattıklarından ziyade, yöre ağzı ve el hareketleri keyifli bir film gibi kendini izlettiriyor...

22 Ağustos 2017 Salı

Aikido

Hiper aktif biri olarak sporsuz bir yaşam düşünemiyorum. Spor yapmak benim için enerjimi attıkça dinç olduğum, yoruldukça dinlendiğim, spor ağrıları çekerken mutlu olduğum, adeta vücudumu süründürdükçe zevk aldığım bir aktivite. 
Tabi ki her şeyi deneme ve sonrasında sıkılıp bırakma eğilimi olan benim için, şimdiye kadar hiç bir spor devamlılık sağlayamadı. Aikido dışında.
Voleybolla baslayan spor hayatım, atletizm, yüzme, bisiklet, paten ve kısa süreli de olsa plates ile son buldu. Senelerdir spor yapmıyordum. Çünkü bir noktadan sonra bütün sporlar sıkmaya başlıyor, rutine giriyor ve hep aynı şeyleri yapmaya başlıyorsunuz.
2010 senesinde katıldığım Girişim Savaşçısı programında tanıştım Aikido'yla.
Ticarette düştüğün an nasıl kalkacağını bilmek, sana gelen bir saldırıyı nasıl başka yöne çevireceğini öğretmek için planlanmış aikido uygulamalı bir ders yapmıştık. Aikido'nun felsefesinin iş hayatıyla, ve gündelik yaşamımızla nasıl uyum sağladığını görünce şaşırmıştım.Aynı zamanda çok hoşuma gitmişti. Sonra hayat mücadelesi içinde unutuverdim. 
Senelerdir spor yapmıyordum demiştim ya, artık başlamak için zorluyordum kendimi ama ne yapacaktım? Basladığım spordan sıkılacağımı önceden biliyordum çünkü.Bana sürekli değişen,gelişen ve her gün yeni bir şeyler öğretecek bir spor gerekliydi ki sıkılmadan devam edebileyim.. Bir gün nasıl olduysa o ders aklıma geldi ve ben aikido yapmalıyım dedim. Eşime söylediğimde gülmüştü yine bulmuşsun bir heves kendine demişti. 
Aikimode da Oğuzhan Sensei'yi aradım ve mülakat için bir randevu aldım.  Nasıl takmış isem kafama sabahın altına aldım randevuyu. Nede olsa hiper aktif biri, bir şeyi kafasına koyduysa hemen yapmalı. Mülakat sonunda 2015 Ekim ayında başlamış bulundum. 
O gün bu gündür hiç sıkılmadan, her hafta antrenman saatlerini iple çekerek gidiyorum. Hiç bir spor bu kadar zevkli gelmedi bana şimdiye kadar. Her seviyede bir şeyleri başarmanın verdiği heyecan ayrı, öğrendikçe daha öğrenilecek şeylerin ne kadar çok olduğunu görerek daha fazlasını öğrenebilecek olmanın mutluluğu ve aynı zamanda öğrendiğiniz kadarını başkalarına öğretebilmenin verdiği heyecan bambaşka. Her seviye sizi daha güçlendiriyor, daha olgunlaştırıyor, ve daha dingin ve kontrollü yapıyor. 
Zaman içinde sadece benim gitmem yetmedi ve 3,5 yaşındaki kızım ile 6,5 yaşındaki oğlumu da başlattım aikidoya. Yaklaşık bir senedir ikisi de çok severek geliyorlar. Ve inanıyorum ki hiç bıkmadan devam edecekler. Herkese şiddetle tavsiye ederim. 
Küçük bir reklam arası da vermek isterim.   Başka dojolardan haberim yok açıkçası, fakat Aikimode Türkiye'nin ve Avrupa'nın en büyük dojosu ve Oğuzhan sensei Türkiye'de en çok öğrenci yetiştirmiş,ve bu konuda uzmanlaşmış çok değerli bir usta. Aikido için hayatını adamış, mesleğine bu kadar sevgiyle bağlı, ve öğrencileri için bu kadar özverili çalışan başka bir öğretmen görmedim açıkçası. 
Son olarak söylemek isterim ki Türkiye'de yaşayan bir bayansanız, Aikido bir hobi değil bir gerekliliktir bence. 

6 Haziran 2017 Salı

B. Manço : Bir Resmin Kalmış Bende... C. Karaca : Bak o zaman Resmime...

     

     Perşembe günü akşamıydı. İsmini hatırlayamadığım bir film izliyordum. Film ışığında aydınlanan salona adını bilmediğim o kız geldi. Yanımdaki sandalyeye oturdu. O geldiği anda beni etkileyen bir şey olmuştu ve bu kesinlikle filmle alakalı değildi. Sonra film arası verildi. Balkonda sigara içenler oldu. Ahşap kaplamalı zemini gıcırdayan, çiğnenmekten yıpranmış halılı odada karşılıklı oturduk. Kağıt bardaklarla çay içtik. Birkaç saçma mevzu açtım, hızlı hızlı konuştu, bir sınava girdiğinden bahsetti.  “Zabıtalık falan vardı, zabıta olacak değilim a” minvalinde bir şeyler söyledi. Zabıtalar kötü kişilerdi zaten. Hayır belki de iyi insanlardı fakat yapmak zorunda oldukları iş kötüydü. Bir keresinde bir filmde görmüştüm ekmek parası kazanmaya çalışan insanların tezgahlarını yıkıp geçtiler. Onu tezgah yıkan değil, yerlere saçılan sebzeyi toplayan zabıta olarak gördüm.” Sen insanlara böyle kötülükler yapmazsın bebeğim “, dedim içimden. Evet zabıta olmak sana göre değildi. Sen çiçekçi yahut tatlıcı olmalıydın. Bir an düşündüm de aslında  güzel olan işin kendisi değil, o işi senin yapacak olmandı. Konuşmaya devam ettin, kirpiklerin uzundu. Karadeniz’i anlatan kısa filmlerden bahsettin, Karadeniz yeşildir, ormanlıktır, kaşların siyahtı, gözlerin kahverengi, şaçların uzundu. Kıvırcık saçlı bir çocuk seslendi, film başlıyor! Az daha geç başlayamaz mıydı film yani. Oysa ne güzel konuşuyorduk. Film kaldığı yerden başladı ve bitti. Film hakkında konuşulacakken sen gitmeye karar verdin. Sana kalsa kalacaktın fakat birlikte geldiğin arkadaşın gitmek istedi. Kıvırcık saçlı çocuk ve arkadaşın hayatımda, dolaylı olarak beni en fazla öfkelendiren ve üzen iki insan oldular. Ben de kalkayım bari diye geçti bir an aklımdan. Sonra kendimi sakinleştirdim. Nasıl olsa yine gelecektin. Seni tanıyanlar vardı burada belli ki daha öncede gelmiştin.

    Gelmedin. Sonraki her film okumasına katıldım. Ama yok. Adını bile öğrenmeye fırsatım olmamıştı. Filmlerin bir ehemmiyeti yoktu gözümde. Sırf seni görmek umuduyla gittim. En gidilmeyecek zamanlarda bile gittim. Üç kişi ile film izledik. Açılan her kapının arkasından seni görmeyi umdum ama nafile. Umut etmek gerçekten garip bir şeydi. İç dünyamın senaryolarının baş rolünü sana vermiştim. Ve senin hiçbir şeyden haberin yoktu. Seni büyütüyordum. Seni mükemmelleştiriyordum. Her yere ve her şeye yakışıyordun. Eski zaman şairlerinin şiir yazdıkları sendin. Güzel sözlerin öznesi,  öykülerde, romanlarda, türkülerde,şarkılarda, adı verilmeyen sevgili sendin. Evet büyütüyordum bilmediğim bir şey değildi bu fakat hoşuma gidiyor, sana dair düşünmek beni mutlu ediyordu.

 Tam iki sene sonra bisiklet sürmek için toplanan insanlar arasında seni gördüm. İlk önce tanıyamadım, nasıl sonra fark ettim. Evet o sendin. Vallahi sendin. Nasılda heyecanlandım. Sesim titredi, saçmaladım. Tur boyunca bisikletimi sana yakın sürdüm. Olura rüzgar kokunu daha çok getirir, belki bir müşkülüne en yakınındaki olarak ben yardım ederdim. Onca insanın arasında sadece sen vardın. Yeni katılan birine göre ne de güzel bisiklet sürüyordun. Molalarda  hep yanına oturdum. Neye ihtiyarcın olurdu, neyimi seninle paylaşabilirdim hep bunlar geçti aklımdan. Köy kahvelerinde çay içtik. Ekini henüz büyümüş tarla kenarlarında oturduk. Kalabalıktık fakat sadece sen vardın. Her şeyinde bir tanıdıklık vardı. Sanki çantan daha önce bana ait bir şeymiş gibiydi. Bisikletin, sözlerin, benimle paylaştığın çikolatan. Tanıyıp bildiğim ve çok sevdiğim yerlere benzerlik vardı sende. Gitmek istediğim uzak bir şehir, bir ülke ve bambaşka bir gizemli dünya gibiydin…


Sonra bir şey olmadı.

21 Mart 2017 Salı

Ayşekadın'ın Mirası

                                                   
 Beyaz çuvalın içerisinde aylarca sabırla beklemişti. Tıpkı büyük büyük büyük nenesi Ayşekadın gibi. Onun da gayesi genlerini bir sonraki kuşağa aktarmaktı. İhtiyacı olan nemli,ılık bir topraktı. Baharla birlikte topraktan fışkıracak, gerinerek kollarını güneşe doğru uzatacak, serpilip büyüyecekti.

    Ve işte bahar geldi. Fasulye sabırsızdı, yeni bir Ayşekadın olmak zamanıydı. Annesi üç aylık ömründe bir buçuk kilodan biraz fazla çocuk yapmıştı. Bazı kardeşleri taze fasulye iken tüketilmişti. Bir fasulyenin en büyük korkusu taze tüketilmekti. Halbuki daha güneşi görecek, kabuğunu gevretecek, kısa ömrünün tadını çıkaracaktı. Onu yiyecek olan bünyede gaz yapmak, atalarının yıllar önce geliştirdiği bir savunma mekanizmasıydı. Ellerinden gelen ancak bu olmuştu. İşin motive eden yönü; sağlıklı bir fasulyenin bire yüz, hatta gübresi yerinde bir toprakta bire iki yüz çocuk veriyor olmazıydı. Kendisini çocukları için yumuşacık toprağa bırakacak ve onlar adına feda edecekti. Sonbahar geldiğinde soğuyan havayla birlikte yapraklarını sarartacak. Ve fasulye olarak düşüp, yeşil ve gür bir bitki olarak semaya uzandığı toprağa, kurumuş dal ve yaprak olarak geri düşecekti. İnsanlar da böyle değiller miydi ? Onların da çocukları olduğunda kendi hayatlarının önemi sadece çocuklarına ait değil miydi ?

2 Mart 2017 Perşembe

Orkide candır


Sürekli yeni hobiler edinip bırakan ben, tabi ki bir dönem orkidelere tutuldum. Orkideyi çok severim. Narin bir çiçektir. Bakımı aslında çok kolaydır. Ama nasıl bakacağınızı bilmiyorsanız anında küser ve ölür. Doğru bakımla ise aylarca çiçek acar ve size adeta teşekkür eder. 
Çoğu kişi çiçeği bittiğinde orkidenin öldüğünü düşünür. Halbuki yeni bir dal ve yeni çiçek için dinlenme dönemindedir. Güneşi çok sever, hafif esinti ister bu nazlı çiçek. O yüzden cam kenarını çok sever. Ama soğuk esmemeli. Çok su istemez. Yazın haftada bir, kışın ortamın nemine göre ya ayda bir yada iki haftada bir sulamak yeterli. Eğer çok nemli bir ortamdaysa ( benim akvaryumların durduğu oda gibi nemden durulmayan bir yer ise) neredeyse hiç sulamaya gerek yoktur. Suladığınızda kesinlikle saksıda su kalmamalı yoksa kökleri çürür. 

Benim ilk orkidemi aldığımda yaptığım ilk hata saksısını büyütmek olmuştu. Meğerse orkidenin saksısı ne kadar küçük olursa kökler ne kadar dışarıda kalırsa o kadar çiçek açarmış.
Tabi ki benim tutkum orkide bakımı ile yetinmedi. Orkide üretimine sardım bir dönem
Çok narin bir çiçek olduğundan özel kültür ortamında steril kaplarda ve özel sıcaklıklarda üretilebiliyor kendileri. 
Dört şekilde üretiliyor. 
1.  Tohum dan üretim: en zor üretim sekli bu. Özenle toplanan tohumlar steril petri kutularında nemli ve steril bir ortamda çimlendiriliyormuş. Çimlenebilmesi için bir mantar türüne ihtiyacı varmış. 
2. Orkideden kesilen parçaların yine  steril ortamda  belli sıcaklık ve belli nem ile köklendirilmesi.
3. Kökleri ayırma yöntemi: daha çok diğer orkide cinslerinde kullanılan bir yöntemdir bu. 
4. Keiki oluşumu: öleceğini anlayan , yada şartları çok iyi tutulan orkideler çiçek verdikleri daldan yavru verirler. Bu yavruya keiki denir. 
Ben meraklı tabi ki dört yolu da denedim.  
Tohumdan denememde bir sonuç alamayacağımı biliyordum. Zaten öylede oldu. Ama denemeden duramazdım.
Sonra klinikten getirdiğim cerrahi setiyle orkidelerimi parçalayıp parçaları güzelce dezenfekte ettim. Düdüklü tencerede steril edip hazırladığım kültür ortamının içine koyup, ışık nem ve sıcaklık ayarı yaptığım özel bir akvaryumda beklettim.
Sonuç: Enfekte olmuş kaplar oldu :) 
Yani beceremedim. Normal koşullarda ben bir kaç deneme daha yapardım fakat o ara balık üretimine takmıştım orkideyi unutuverdim.
Tabi ki diğer iki yöntemi de denemeden edemezdim. Dendrobium cinsi orkidemi kökten ayırarak ikiye böldüm. 
Sonuç, üç senedir kendine gelemeyen bana küsen iki orkidem oldu. Ve sonunda pes edip iki ay önce ikisini aynı saksıya geri diktim. Bakalım yeniden barışacak mıyız kendileriyle.
Kısaca başarılı olduğum tek üretim yöntemi keiki oldu. Nedenini de hemen açıklayayım,ölmek üzere olan ve ya çok iyi bakım yaptığım çiçekler yavrularını kendi kendilerine verdiler. Yani benim elim değmedi.
Üretimde ne kadar başarısız olsam da orkideyi hala çok seviyorum. Tabi onlar da beni. Hala çiçeklerime gözüm gibi bakıyorum. Gerçekten orkide bambaşka bir çiçek. Her halde onun kadar sevdiğim ve uzun süre bakabildiğim başka bir çiçek yok.
A bu arada bu günlere küçük keikim üzerinde yeni bir deneme yapmayı düşünüyorum. hydrophonic  ortamda orkide yetiştirmeyi deneyeceğim. Bunun için küçük keiki'min biraz daha büyüyüp gelişmesi gerekiyor. Sonucunu aldığımda sizlerle onu da paylaşırım.

27 Şubat 2017 Pazartesi

Sıradanlığımızı Renklendiren Küçük Ayrıntılar

İstasyon İnsanları
Ruhidir benim adım 
Hiç çıkamam evimden 
Dostlar uydururum hayali 
Mutluyumdur bu yüzden 

Bir çiçek dürbününden 
İnsanlara bakarken 
Bir gün bir istasyon gördüm 
Trenleri geciken 

Yolcular ellerinde 
Tek gidişlik bir bilet 
Henüz bilmeseler de 
Hayat bundan ibaret 

İstasyon insanları burdalar tesadüfen 
Aynı rüyayı görüp ayrı yerlere giden 
Eskiden, çok eskiden 
Ben daha çok küçükken 

Henüz cennet plajı 
Otopark olmamışken 
Mercanların arasında 
Küçük balıklar vardı 

En güzelleri el boyunda 
Kavuniçi olanlardı 
Bir gün bir rüya gördüm 
O kavuniçi balık benmişim 

Büyümem beklenmeden 
Afiyetle yenmişim 
İstasyon insanları burdalar tesadüfen 
Aynı rüyayı görüp ayrı yerlere giden 

Ruhidir benim adım 
Bir sırrım var saklarım 
Ama görünce anlarsınız 
Yalnız dikkat acımayın 
Acınmak canımı en çok acıtandır.
                        Teoman
Teoman'ın en sevdiğim parçalarından biridir. İnsanların bu kısacık yaşamlarında ne kadar farklı yönlere gidebileceğini gösteren, kaderlerinin nasıl değişken olabileceğini ve hayatımızın aslında bir pamuk ipliğine bağlı olabileceğini çok net ve kısa biçimde anlatan bir parça.
İstisnasız hepimiz için en önemli şey kendimizin ve yakınlarımızın hayatı. Kendi hayatımızda yaşadığımız zorluklar ve problemler. Ama objektifi yavaş yavaş uzaklaştırdıkça hepimizin hayatı giderek küçülerek ne kadar önemsiz bir hale geliyor değil mi? Hepimiz aynı yolda, ama farklı yönde aynı noktaya doğru ilerliyoruz. Aslında hepimizin geldiği ve gideceği nokta aynı ama, milyarlarca farklı yoldan ilerliyoruz.
Değişik hayatlardan ,değişik gözlemleriyle, içindeki çocuğun yarattığı güzel ve anlamlı yazılarıyla, adeta roman tadı veren anlatımıyla paylaştığı yazılar için Ferhat Duran arkadaşımıza teşekkür ederim. Yazılarını zevkle okuyorum Ferhat. Umarım tanışma şansımız da olur bir gün. Sevgiler.
                                                                Duygu  Üsküplü