Bugün bisikletimle biraz
dolaştım. Güneş ışıl ışıl parıldıyordu fakat hava öyle vıcık vıcık sıcak
değildi. Ilık güzel bir bahar havası. Her hafta gittiğim yola gidip dönerim
diye hesap yapmıştım ama sonra vazgeçtim. Tepedeki bayrak direğinin oraya çıkmak
istedi canım. Yakın fakat yolları zorlu bir yer. Mesafeyi uzatmak için önce
etrafındaki tepelere doğru sürdüm bisikletimi. Şehrin bu bölümüne daha önce hiç
gelmemiştim. Büyük şehir olan ilimize hiç yakışmayan manzaralarla karşılaştım. Her
taraf köylü dolu. Köylüleri sevmiyor değilim ama onlara biraz yukarıdan bakmak
nasıl olur merak ettim, çünkü Şükrü Erbaş “köylüleri neden öldürmeliyiz” isimli
şiirinde köylüleri çok pis aşağılıyordu. Koskoca Şükrü Erbaş’ın bir bildiği
olmalı diye geçi aklımdan. Ben de bir zamanlar köylülük yaptım. Annem babam
köylüdür benim, Şükrü Erbaş bizim köylüleri de mi öldürmek ister, diye arada
sırada huzurum kaçmıyor değil. aslında bizim köylüleri pek sevmem ama
sevdiklerim yok değil içlerinde. Ne ise ne, ben “yukarıdan baktığım” köylülere
selam vererek geçtim yollardan. Kimisi karşılık verdi kimisi oralı bile olmadı.
Oralı olmayanları öldürmelisin Şükrü Erbaş, dedim içimden. Kendimi de ona
yardım ederken hayal ettim. Kanlı hayaller kurdum. Quentin Tarantino’yu da bizi
yönlendirirken düşledim. Bu hayaller içerisinde ilk tepeye ulaştım. Manzarası çok
güzel, şehrin ovası ayaklarınızın altında sere serpe uzanıyor. Bulutlar beyaz,
gökyüzü mavi ve çimenler de yeşil, yani her şey olması gerektiği gibi. Tüm bunlara
ilaveten irice bir keçi ilişti gözüme. Uzun beyaz sakalları ve içleri süt dolu
memeleri vardı. Memeleri kaçmak isteyen bacaklarına çarpıyordu. Hem böylesine
uzun sakalı hem de bu kadar iri memeleri olan başka canlı var mı acaba diye geçirdim
aklımdan. Keçi bisikletimden korkmuş olmalı ki yürüyerek yanına yaklaşmama
karşılık verdi. Ben bir adım attım o on adım. Çimenlerin üzerinde buluştuk. Sakalını
okşadım azıcık meledi. Belki de bir şey söylemek istedi. “sana sütümden vermek
isterim yabancı” der gibi bir bakışı vardı. Ben de ona, heybemdeki kuru
eriklerden vermek ister gibi baktım. insan ve hayvanlar bakışa bakışa
anlaşabiliyorlar. Uzattığım erikleri azıcık koklayıp hermencecik pıtıraklı
minik dili ile içeriye çekti. Biraz kütürdetti, dudakları sağa sola kıpırdandı
sonra eriğin çekirdeğini ayağımın dibine bıraktı. Ne güzel bir hayvansın sen
keçi deyip azıcık daha sakalını kaşıdım. Sonra hemen oracığa çimenlere
oturuverdim. Yüz yüzeydik artık. Tuhaf renkte gözleri vardı. Yaş hurmaya
benziyorlardı. Bir erik ona verdim iki erik kendim yedim ağız şapırtılarımıza
yolun aşağısındaki çocukların sesleri karışıyordu. Her şey ne güzeldi, keçi ile
samimiyetimiz artıyordu. Birazcık süt istiyordu canım. Tam bu sırada az ötedeki
evden bir teyzenin sesini işittim “ oğlum keçiyi mi seviyorsun” dedi bana. “yok
emiyorum teyze” demek geçti içimden. Kendi kendime gülerek yerimden doğruldum. Belli
ki keçi sahibi saadetimizi çekememişti. Keçiye sahip olabilirdi ama ruhuna
asla.
Kaskımı takıp bisikletime bindim.
Top oynayan mahalle çocukları ilk defa kaskı olan bir bisiklet sürücüsü görüş
gibi baktılar bana. “Selam çocuklar” , dedim, “selam abi” dediler. Sonra birazcık
arkamdan baktılar. Yine bahçelerden geçtim. Yokuşu bol yollardan devam ettim. Köylüler
tuhaf bakmaya devam ettiler. Artık kimseye kolay gelsin demek gelmedi içimden.
Keçi ile kötü biten saadetimiz beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Köylüleri öldürmeliydik.
Nihayet bayraklı tepeye ulaştım. Kocaman
iki tane çam ağacı vardı. Burası bir parkmış meğer. Küçük sevimli bir park. Çamın
gölgesinde eğlendim. Ayağımı yüksekçe bir yere koyup bisikletimden hiç inmeden
ovayı izlemeye koyuldum. Bir yandan da ev kalabalığında kendi sokağımı ve evimi
bulmaya çalışıyordum, ve buldum da. Hafif bir rüzgar esiyor keyifle bir “ezginin
günlüğü” şarkısı mırıldanıyordum, -ağzımda bal gibi tatlı bir türkü bir iner
bir çıkarım bu yokuşu…- ki bu defa da iki tane serseri gürültüler çıkartan saçma
sapan şekilsiz motorları ile dibimde bitiverdi. Şükrü Erbaş bu ergenler için ne
düşünürdü bilemiyorum ama ben çok kötü şeyler düşündüm. İnsanlardan hiçbir yerde
huzur yok. Biz gerçekten de bu dünyanın kanseriyiz. Çok sinirli bir şekilde
bisikletimi yamaç aşağı bıraktım. Sonra güzel bir çocuk parkı gördüm. Çocuklar koşturuyorlardı.
Çocuklar çok başka şeyler. Onlar sanki başka gezegenden gibiler ve keşke bizden
kötü şeyler öğrenerek büyümeseler de şu dünyanın geleceği artık değişse.
Derken evimin tanıdık yollarına
geldim nihayet. Hızımı iyiden iyiye düşürdüm. Yeni açan bahar çiçekleri
arasında evime ulaştım. Merdivenleri silen kadına kolay gelsin, dedim. Sağol,
dedi…
